Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim.
Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor
ve stadyumlarda yalvarıyordum:
Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!
Eduardo Galeano
Bir dönem “futbol halkın
afyonudur” safsatasının etkisinde bulunan Türkiye Solu, solcu taraftar
gruplarının ortaya çıkması, tribünlerin “mazbatayı ver” diye çınladığı yerler
haline gelmesiyle futbolun uyuşturucu değil tersine halkı uyandıran bir iksir
de olabileceğini anlamış olmalı. Öyleyse “Prekazi vurdu, gol oldu” kitabı üzerine
gönül rahatlığıyla yazabiliriz.
Yaşı Prekazi’yi canlı izlemeye
yetmeyen Onur Bayrakçeken, bir efsanenin izini sürmek için uçağa atlayarak
Belgrad’a indiğinde lokum tadındaki bu kitabın ortaya çıkacağından habersizdir.
Mylos Kitap’ın sonradan yapacağı teklifle Derwall’in Türk futbolunda başlattığı
devrimin en önemli aktörüyle bir nehir söyleşi şart olur ve Belgrad’a döner.
Söyleşi tercümana ihtiyaç
duymadan başından sonuna kadar Türkçe yapılır. Çünkü Prekazi, Tarık Akan’la arkadaşlık
yapacak, Yılmaz Güney’in, Tuncel Kurtiz’in filmlerini izleyecek, Zeki Müren’i,
Müzeyyen Senar’ı dinleyecek kadar bizden biridir.
Çakmağında Che Guevera fotoğrafı
taşıyan, telefonu Uz Marsala Tita marşıyla çalan Cevad yoldaşla sadece futbol
muhabbeti yapılmıyor, Abd’de salon futbol oynarken edindiği Blues ve Soul
plaklarına, izlemeye gittiği Eric Clapton konserine akan sohbet hızını
alamayarak Rolling Stones’dan Beatles’a, The Doors’dan Led Zeppelin’e, işçiler
ve yoksullar için müzik yapan The Clash’a, ilerliyor, laf lafı açıyor, okuduğu
kitaplara; Hemingway, Tolstoy, Dostoyevski, hatta Yaşar Kemal, Nazım Hikmet,
Aziz Nesin’e uğruyor. Bu muhabbet keşke hiç bitmese diyorsunuz.
Yugoslavya, Belgrad ve Mitroviça
hakkında tarihi ve siyasi bilgilerle açılan kitap, Yugoslav partizanlarının
Nazilere karşı direnişini, darağacına “faşizme ölüm, halka hürriyet” diyerek
yürüyen Filipoviç’i, sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu ve Bağlantısızlar
hareketinde yer almasını anlatarak ilerlediğinde Prekazi’nin yaşama bakışı
hakkında ipuçlarını da veriyor. Prekazi’nin söyleşi sırasında sık sık
sosyalizmin kazanımlarından söz etmesi ve Tito’nun adını her ağzına aldığında
gözlerinin dolması boşuna değildir.
Partizan ve Hajduk Split’te oynadığı yıllarını anlatırken
Kızılyıldız-Partizan derbisi ile Hajduk Split-Dinamo Zagreb derbisiden bahsetmemek
ülke futbolu bahsini eksik bırakmak olurdu, elbette böyle bir hataya
düşülmüyor.
Balkanlar’dan Gelen Sol
Ayak
1985-86 sezonunda Galatasaray’a “merhaba“ diyen Prekazi, Türk
futbolcusunun taktik bilgisinin zayıflığından habersizdir. Öyle ki bir maçta
hücuma kalkıp içeri kıvrılırken sağ bekin bindireceğini düşünerek attığı pas,
boşta kalır. Fakat devrim başlamıştır artık ve geri dönüşü yoktur. Widzew Lodz
deplasmanına giderken “3-4 yiyip döneriz “ diye düşünen takımın içinde tur
atlayacaklarına inanan tek kişidir ve haklı çıkar. Ama o sezon Simoviç’in kalede devleşmesi,
Rambo Yusuf’un performansı, Cüneyt Tanman’ın çalışkanlığı -belki de Semra
Özal’ın gücü karşısında- yeterli olmaz. İlk yıl averajla kaçan şampiyonluk
ertesi senenin son haftasında Ali Sami Yen Stadında Prekazi’nin sol ayağıyla
gelir ve Galatasaray camiasının 14 yıllık hasreti “Seni sevmeyen ölsün” bestesi
eşliğinde sona erer.
Hıncal Uluç ve Erman Toroğlu gibi lüzumsuz adamlara çıkışlarıyla
duygularımızı okşayan Prekazi, yer yer hüzünlendiren anılarını da serpiştiriyor.
Fenerbahçe’nin Prekazi’yi transfer girişimine, taraftarın sevgisine şahit olmuş
eşinin “ ne olur Fener’e gitme” diye ağlaması bunlardan biri. Efsane Monaco
maçından sonra yorgun, argın evine gelip yattığında evinin önünde toplanan
taraftarların çağrısına dayanamayıp çıktığı balkondan, tek isteğinin “ seni
sevmeyen ölsün” şarkısı olduğunu, sonra yatmak istediğini söylediğinde
taraftarların şarkıya başlamasıyla kendisinin nasıl ağladığını anlatması kitaba
hüzün aroması katan örneklerden.
Gülümsetmeyi de ihmal etmez; Monaco maçının rövanşında golle
sonuçlanacak frikiği atmaya hazırlanırken, maçı televizyondan izleyen eşinin “
bu hayvan buradan mı vuracak “dediğini aktarır.
Ateist Prekazi, bir Cuma günü oynanacak maçtan önce Cuma
namazına gittikleri halde maçı 3-1 kaybeden takım arkadaşlarına “Ee, ne oldu?”
der ki gülmemek imkansızdır. Dönem açıklamaların ateistlerden beklenmediği bir
dönemdir.
Samimi bir havada geçen röportajda Prekazi’nin kendinden
bahsederken hafifçe böbürlendiği kanısına kapılma ihtimali var, ancak dikkatli
bir okumayla bunun dobra dobra konuşmasından kaynaklandığı görülecektir.
Sergen’in, oynadığı bir reklamda söylediği “koşşam
Barcelona’da oynardım” sözünün patentinin Prekazi’ye ait olduğunu da
öğreniyoruz. Ama bir farkla, o Hıncal Uluç’a “koşsam Real Madrid’de oynardım
“demiş.
Söyleşi doğal olarak Dünya futboluna sıçrıyor, beğendiği
teknik direktörler ve futbolcular faslında Cruyff, Klopp, Guardiola, Socrates’i
sayarken, Uefa ve Fifa’nın hırsızlığının, futbolun kara para aklama araca haline
geldiğinin altını çizerek muhalif duruşunu bir kez daha gösteriyor.
Şortunun altına giydiği taytla, düşük çoraplarıyla
sahalarımızda iz bırakan, 2018 yılında imza günü için İstanbul’a geldiği
duyulduğunda, Galatasaray’da oynadığı dönemde henüz doğmamış olan çocukların
bir imzasını almak için saatlerce beklediği bu büyük futbolcunun kitabını tanıtarak
yalnızca solcu taraftar değil solcu futbolcu da olunabileceğini göstermek
istedik. Hala “futbol” ve “afyon” sözcüklerini aynı cümlede kullanan olursa,
kullandığı maddeyi sorma hakkımız var…

Yorumlar
Yorum Gönder