Ana içeriğe atla

Kadınlar Ormanı


bir gün sizin de yolunuz düşer memlekete
siz de görürsünüz bunları kadınlarda
ödevleri yenilmek olan hep
bıçakla kemik arasında
susmakla ağlamak arasında
yenilmek
kadınlar
Cemal Süreya

Kadınlar Ormanı romanının yazarı Jennifer Clement, Meksika’nın bir dağ köyünde şiddet, yoksulluk, çocuk kaçıran uyuşturucu çeteleri, tarım ilacı zehirlenmeleri arasında geçen bir hayatı trajik bir dile başvurmaya gerek görmeden, gündelik hayatın bir rutiniymiş gibi anlatıyor. Romanın başarısı da burada yatıyor, kötülüğün sıradanlığının en çıplak haliyle resmedilmesinde.

Doğum yapan kadınların her durumda ”Tanrı’ya şükürler olsun bir oğlan doğurdum” demek zorunda olduğu, komşularının da buna inanmasa bile Bakire Meryem’e şükrettiği bir köyde geçen romanın ilk bölümünde hayatta kalmanın ilk koşulunun evin bahçesinde bir çukur bulunması ve kız çocuklarının yüzlerine kömür sürülmesi olduğunu okuruz. Çünkü Meksika’da başınıza gelebilecek en iyi şey çirkin bir kız olmaktır.

Uyuşturucuyla mücadele adına haşhaş yetiştirilen tarlalara paraguat adlı ilacı serpmek için havalanan helikopterlerin, açılan ateş yüzünden rotalarını köye kırmasını, görevlerini tamamladıklarını raporlamanın zorunluluğuyla, yüklerini evlerin üstüne boşaltıp geri dönmesini, her şey amonyak koktuğu, köylülerin günlerce gözlerinin yandığını, öksürüklerinin kesilmek bilmediğini olağan bir olaymış gibi dinleriz.

Uluslararası PEN’in ilk kadın başkanı tarafından yazılan romanda organize kötülüğün hüküm sürdüğü bizimki gibi ülkelerle benzerlikler çoktur.

Çalışmak için ABD’ye giden, başta para gönderip, bir-iki kez eve uğradıktan sonra bir daha haber alınamayan erkekler var bu romanda.

Başkalarından kaptıkları Aids virüsünü karılarına bulaştırıp, sonra “orospu “diyerek onları tokatlayan ve evi terk eden kocalar var.  

Kötülük sıradanlaşmıştır ama bu örtük direnme biçimlerinin olmadığı anlamına gelmez.
“Akıllı köylü, büyük efendinin karşısında yerlere kadar eğilir; ama sessizce osurur,” diyen Etiyopya atasözündeki gibi intikam alır kadınlar.

11 yaşındaki roman kahramanının adının Ladydi olması bir intikam biçimidir. İhanete uğrayan bütün kadınlarla ıstırap kardeşliği yaşayan annesinin, babasından intikamı. İntikam alınan kişinin bundan haberi olması gerekmez.

Ladydi’nin yaralı arkadaşını hastaneye götürmek için bindikleri takside, memelerini göstermesini isteyen şoförden, arabanın içine sessizce işeyerek intikam alması gibi.

Köyün iklimi haline gelen kötülük karşısında, evde bira şişesi mezarlığı -maalesef Meksika’da rakı yok- oluşturacak kadar kendini alkole vererek ayakta kalmayı başaran anne, bir gün Ladydi’ye elindeki  birayı uzattığında önemli bir sırrı vermiş olur: ”Biraz alkolün her şeyi çözmeye yettiğini anlamıştım”

Papaya ağacının ,iguanın, kırmızı karıncaların, zehirli akreplerin ülkesinde geçen bu leziz roman, kötülük dünyayı nasıl dolaşıyorsa kadınların özsavunma eyleminin de öyle evrenselleştiğini göstererek kapanıyor.


                                              

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...