Ana içeriğe atla

Ekonominin Kriminalizasyonu

 “Yine ağlar geriyor gümüş örümcekler

Yine örümcekler için insanlar ölecekler”

Attila İlhan

Gelir dağılımındaki adaletsizliği görülmemiş boyutlara taşıyan kapitalizm olağanüstü zenginliğe sahip küçük bir kesime karşı dünya nüfusunun büyük bir kesimini açlık ve sefaletin kuyusuna attı. Hoşnutsuzluğun tepkiye dönüşmesine, öfkenin yerini isyana bırakmasına yol açan bu durum ezilenlerin rızasını kazanarak yönetilmesini olanaksız kılmakta, yönetenleri baskı ve şiddet araçlarına daha fazla sarılmaya itmekte. California Üniversitesi’nden William I.Robinson, yeni teknolojiler eliyle kitlelerin nasıl denetlendiğini, boğazına kadar suça batmış kapitalizmin sürekliliğini sağlamak için toplumun en alt kesimlerinden polisiye yöntemlerle nasıl suçlu yaratıldığını incelediği çalışmasıyla yaşadığımız şehirlerin savaş alanı haline geldiğini anlatmış.

Ekonominin küreselleşmesiyle ulus ötesi kapitalist bir sınıfın ortaya çıktığı, serbest ticaret bölgeleri, finansallaşma ve dijitalleşme ile dünyanın kanını emen bu sınıfın kapitalizmin krizini çözemediği noktada ekonomi ile militarizmi kaynaştırmasıyla ilgili literatür oluşmakta, askeri Keynesçilik, askeri-endüstriyel kompleks gibi kavramlarla süregelen tartışmalar yapılmaktaydı. Ayrıntı Yayınları’ndan, Küresel Polis Devleti adıyla yayımlanan çalışma bu tartışmaya; neofaşizm, suç ekonomisi, mülksüzleştirme, göçmenlik, uyuşturucu ticareti, medya manipülasyonu, kültür endüstrisinin propagandif kullanımı, büyük veri gibi araç ve yöntemleri de işin içine katarak dünyanın bir polis karakoluna dönüşmesini resmetmesiyle katkıda bulunuyor.

Prekeryayı ayrı bir sınıf olarak gören Standing’e itiraz eden Robinson, güvencesizleşmenin küresel işçi sınıfına giderek daha fazla dayatıldığını ve kural haline getirildiğini söyleyerek tartışmayı proleterleştirme, mülksüzleştirme ve ilkel birikim ekseninde yürütüyor. Fakat, artık nüfustan bahsederken “lümpen prekarya” kavramıyla barışarak emek hareketinde yeni perspektiflere ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Dijital proletaryanın sefaleti, borçlandırma yoluyla teslim alınanlar, diplomalı işsizlerin varlığıyla toplumun içine girdiği bunalıma dikkat çeken yazar böylece robot askerler, insansız saldırı araçları, yapay zeka idareli otonom silahlar, hipersonik silahlar, hareketsiz hale getiren mikrodalga silahlar, siber saldırılar, enformasyon savaşları, biyometrik kimlik saptama, veri madenciliği, yüz ve yürüyüş tanıma teknolojisi gibi denetim ve savaş araçlarının varlık nedenini ortaya koyuyor.

Peru’nun başkenti Lima’da Casuarinas Mahallesi’nin zenginlerinin, yoksullarla aralarına 10 kilometrelik duvar örmesiyle, Pentagon’un bu yüzyılın başında savaşçı polis adında yeni bir yapılanmaya gitmesi arasında bağ kurmakta zorlanan varsa mega kentlerin savaş alanı geldiğini anlatan bu kitabı okuyarak aradaki perdeyi kaldırabilir.

Savaş lordları

Ortadoğu’daki savaşlarda olduğu gibi özel askeri şirketlerin sahaya sürülmesiyle devletlerin savaş ve baskıyı ulus ötesi kapitalist sınıfa devrettiğini savlayan yazar, dünya genelinde 15 milyon kişiyi istihdam eden bu şirketlerin veri topladığını, paramiliter ve kontrgerilla güçlerinin operasyonlarını yönettiğini, protestocuların baskı altına alınmasında kitle kontrolünü sağladığını, hapishane işlettiği, özel sorgulama tesisleri kurduklarını da ekliyor.

Küresel casus ağlarının, istihbarat analizi, sinyal istihbaratlarının toplanması, gözetim, rapor hazırlama, gizli operasyonlar, işkence gibi birçok görevi üstlenen yüzlerce ulus ötesi şirketlerin faaliyet gösterdiği cirosu milyarlarca dolarla ölçülen pazara istihbarat-endüstri kompleksi adını takanlar da olmuş. CIA’in insansız hava araçlı suikast filosunu işleten, NATO’ya kontrgerilla hedefleri sunan şirketler, çalışmada adları ile veriliyor.

Google, Amazon, Facebook’un ABD’ye sağladığı bilgilere bakılırsa Silikon Vadisi’ne, “Gözetim Vadisi” adı daha fazla yakışıyor.

Artık nüfus üzerinde denetim sağlamanın ve para kazanmanın bir başka yolu da suçlu yaratmak. Dünya üzerinde özel ya da kamu-özel işbirliği ile işletilen hapishanelere tıkılan mahkum sayısının artması, kişi başına devletten ödeme alan şirketlerin işine geldiği gibi, Boeing, Starbucks, Victoria’s Secret gibi şirketlerin ucuz işgücüne ulaşmasını da kolaylaştırmakta. Buna da hapishane-endüstri kompleksi diyenler olmuş.

Suçlu yaratma yöntemleri içinde borçlandırma ve göçmenlik özel bir yer tutuyor. Ancak paramiliter örgütler eliyle Afrolar, Latinolar ve beyaz yoksul emekçilerin uyuşturucu ağına çekilerek hapse atılmasını sağlayan “uyuşturucu ile savaş” en korkunç yöntem. Üstelik uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelir askeri-endüstriyel kompleks için sermaye birikimi olarak da kullanılıyor. Asker ve polislerin içinde gömülü halde bulunduğu suç ekonomisi ile kapitalizm hem kendini besliyor, hem toplumsal denetim sağlıyor. Uyuşturucu ile mücadele adı altında topraklarına el konulan Amerika kıtasının çeşitli ülkelerindeki köylülerin tarım ve madencilik sektörünün işgücünü oluşturması ise olayın başka bir boyutu.

Kitabın son bölümünde “Ne yapmalı?” ve “Nasıl yapmalı?” sorularına cevap arayan yazar, neofaşizm tespitinden sonra birleşik cephe ihtiyacına dikkat çekerken ulus ötesi kapitalist sınıfın hedefe konulmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Dünyanın dört bir yanında görülen isyanların yatıştırılması sosyalist bir programa sahip olmamalarına bağlanıyor. Kimlik siyasetlerinin neofaşizme karşı mücadelede yetersiz kaldığını, antikapitalist eleştirinin şart olduğu öne sürülüyor. Küresel Polis Devleti uygulamalarına kapitalizmin sonbaharını yaşadığı için ihtiyaç duyulduğunu, bunun taktiksel bir hücum gibi görünse de stratejik olarak savunma çizgisinde olmak anlamına geldiğini tespit eden yazar, yeni bir enternasyonal fikrini ortaya atarak solu atağa kalkmaya çağırıyor.

Küresel Polis Devleti kitabı, içinde gözaltı otobüsündeymiş gibi yaşadığımız şehirleri, hapishaneye giden en kısa yolun yoksulluk olduğunu ve en büyük suç örgütünün kapitalizm olduğunu anlatan bir çalışma olmuş.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...