Ana içeriğe atla

Bir Şampiyonluğun Öyküsü

 

Bir şampiyonluğun öyküsü

 “Böyle bir sevmek görülmemiştir”

Attila İlhan

1984 yılında Fenerbahçe maçının son dakikasında Dobi Hasan’ın kafayla rakip kaleye bıraktığı golden sonra kazanılan şampiyonluğu gören kaç kişi kaldık. O günden sonra kaç kere kupaya yaklaştık, kaç kere kupa bizden uzaklaştı. 96 yılında direkten döndük, 2005’te çok yaklaştık, olmadı.  2011’de hem emeğimiz hem sevincimiz çalındı. 2020’de hükümet operasyonuyla önümüz kesildi. Sisyphos’un çilesi bizim çektiğimizin yanında neydi ki? Yine kavuşacağımız günleri bekledik. İğneyle kuyu kazananların sabrıyla bekledik, uzaklardan mektup bekleyenlerin umuduyla bekledik, gurbete gitmiş sevdiklerimizin dönüşünü bekler gibi bekledik, kar altında kalan çiçeğin yine açacağı günleri beklediği gibi bekledik.

Gülün bülbülden, Leyla’nın Mecnun’dan, yolun yolcudan yüz çevireceği kadar uzun süren yıllar boyunca Karadeniz dağlarında açan bordo çiçekler mavi suları çağırmaktan vazgeçmedi. Sezonun 9. haftasında bir daha inmemek üzere liderlik koltuğuna oturduğumuzda o umut yine sol mememizin altını hafif hafif yokladı ama “O sene, bu sene mi?” sorusunu içimizde tuttuk. Galibiyet serisine sakatlık serisi eşlik ediyordu. Geç oturan defansta farklı varyasyonların denenmeye devam ettiği haftalar boyunca yaşanabilecek iş kazaları kalecimiz Uğurcan tarafından önlendi. Geminin kaptanı Uğurcan her maçta kalesinde devleşerek Mayıs sonunda varılacak limana Şubat ayı ortalarında yanaşmaya başladı. Ama geminin kamarasında, güvertesinde, kazan dairesinde çalışan mürettebat görevinin hakkını vermeseydi suları yara yara gitmek bu kadar kolay olmazdı. Kimdi bunlar?

Sen büyük taraftar! Galatasaray’la ilk maçımızda eski hastalığın nüksetti, topu kaptırdığı için Abdülkadir’i ıslıklayıp, ağlattın. Bereket ki çabuk olgunlaştın, Sivas maçında topu elinden kaçırıp gol yiyen Uğurcan’ın moralini bozmadın. 16. hafta Antalya’ya yenilen takımını şehre döndüğünde şampiyon gibi karşıladığında zafere inandığın belliydi. Fenerbahçe formalı kadınlara tribünde yer açarak büyük bir tezgâhı bozdun. Urfa’dan, İzmit’ten aktın geldin, yetmedi yurtdışından uçarak tribündeki yerini aldın. Heyecana dayanamayıp tribünde öldüğün de oldu, ambulansla hastaneye zor yetiştirildiğin de. Patlamaya hazır bomba gibiydin, şampiyonluk maçında sahaya erken girdin, dünyanın izlediği muhteşem kutlamaları yapmak en çok sana yakışırdı. Bunu da başardın.

Sen Abdullah Hoca! Sadece Abdülkadir’i değil, 37. dakikada oyundan alındığında küsüp dibe vuran Hüseyin Türkmen’i de ayağa kaldırmasını bildin. Ters giden maçları sihirli dokunuşlarınla çeviren kenar yönetiminin yanı sıra sezon başında beklenti yaratmayıp, puan kayıpları başladığında şampiyonluğu dillendirerek moral bozukluğunun önüne geçen stres yönetimi becerisini de göstererek zor bir yükün altından kalktın. Dışarıdan gelmene rağmen eski teknik direktörümüz Ahmet Suat Özyazıcı gibi kasket takarak şehirle bütünleşmeyi bildin. Yalnızca sahadaki oyunu değil, insanı da iyi okudun. Belki geçmişte sana çok haksızlık ettik. Selçuk İnan’ı milli takımdan kestiğinden komplo teorileri yazdık. AKP’nin proje takımı Başakşehir’i çalıştırırken bile bir kez olsun iktidar lehine demeç vermemiş olduğunu geç fark ettik. Trabzonspor’un başındayken akıl ve emeğe yaptığın vurguyla seni anlamaya başladık. Affet.

Sağ bekten, orta sahaya kadar her mevkide joker gibi oynayan Dorukhan, üç kişinin arasından ayağında topla birlikte çıkan Nwakaeme, havada asılı kalan Cornelius, 19 yaşında şampiyonluğu tadan Ahmetcan, hiçbir takımın kaldıramayacağı kadar sakatlık yaşayan kadronun eksikliğini kapatan yedek kulübesi güzel bir rüyanın sonunda değil başında olduğumuzu haber veriyor. Avrupa’ya transfer olacak genç yetenekler de bu rüyaya dahil.

Sana armatör mü desek kulüp yönetimi? Mali ve idari açıdan geçmişin olumsuzluklarını aştın. Silaha düşkün Karadenizlilerin şampiyonluk kutlamalarını kimsenin burnu kanamadan yapılmasını sağladığında sen de bizim gibi görevini tamamladığını sandın belki de. Ama seni daha zor bir sınav daha bekliyordu: Kendi başarısızlığını örtmek için pankart, bayrak, kitap, kravat gibi bahanelerle taraftarlar arasında çatışma çıkartarak, camianın kendisine duyduğu tepkiyi Trabzonlulara yönelterek sıyrılmaya çalışan bir kulüp başkanının oyununa gelmeyip, farkını ortaya koyarak çok önemli bir iş yaptın. Boyunu aşan sorunlar karşısında kenara çekildiğin de oldu. Şampiyonluk törenine Yunanistan’dan kemençe virtüözü Matthaios’u davet ederek yörenin kültürüyle ve tarihiyle uyumlu bir adım atmakla kalmadın, sınırların ötesine kardeşlik elini de uzattın. Ne yazık ki Ümit Özdağ’ın başlattığı ırkçı provokasyon bu güzel girişimi baltaladı. Neyse ki; aşağılık saldırılara tepki gösteren Apolas Lermi’nin sahneden çekilmesi, Trabzon halkının Yunan futbolcularımız Bakasetas ile Siopis’e gösterdiği sevgi, yeşil sahalarda ırkçılığın atağının kesilebileceğini gösterdi.

Ve sen, şehri tribüne çeviren Trabzon halkı! Yeri geldi aynı anda nefes alıp veren, nabzı aynı anda atan koskoca bir organizma, binlerce eli ayağı olan bir dev oldun, yeri geldi son dakika golüne ağlayan bir çocuk. Antalya maçından sonra kutlamalarda karşına çıkarılan Bakan’a gösterdiğin tepkiyle emeğini çaldırmadığın gibi, tertemiz şampiyonluğuna çamur atanları kendi utançlarıyla baş başa bıraktın.

Böyle bir hazımsızlık görülmemiştir

Emekten ve halkların kardeşliğinden yana olan herkesi mutlu eden Trabzonspor’un şampiyonluğu, kurulu futbol düzeni için tehdit oluşturunca şeytanlaştırma yoluyla başlayan ağır saldırı giderek tüm Doğu Karadenizlilere dönük etnik bir linç ve nefret kampanyasına dönüşüyor. Kendisinin sahip olduğu ekonomik ve siyasi güçten yoksun bir Anadolu kulübünün başarısı karşısında hazımsızlığa kapılan “şımarık zengin çocuğu” taraftarlar arasında yeterince kamplaşma yaratamayınca toplumun temelini dinamitlemeye kalkışıyor. Kendi başarısızlığını örtebilmek için bir kulübü terörist ilan edenlerin, bir şehri şeytanlaştıranların giriştiği bu tehlikeli oyunu durduralım. Sahaya çıkan şampiyonu alkışlayan Hatayspor ile Altay’ın centilmence davranışı hepimize örnek olsun.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...