Ana içeriğe atla

Ceddin Yalan Neslin Dolan

 Sen unut geçmişini ben aklımda tutarım

Ezginin Günlüğü

90 yıllık reklam arasını kapatma iddiasını açık açık dillendirme kudretine kendini haiz gören AKP’nin geçmişe dönmek için vuruştuğu savaş alanlarından birini de toplumsal bellek oluşturmakta. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde başlayan ve kulak ağrısı gibi bahanelere dayanan ulusal bayram kutlamalarının iptal edilmesi geleneği, fıtrat denilerek geçiştirilen madenci cinayetleri, Reyhanlı saldırısı, asker ölümleri, deprem gibi gerekçelerle devam etmiş ama ne hikmetse, Cumhuriyet’in önemli günlerini gölgelemek için uydurulan paralel törenler âlâyıvala ile kutlanırken yas tutmak büyüklerimizin aklına gelmemişti.  Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğunda Çankaya Köşküne çıkmayı reddedip, AOÇ üzerine kendine saray yaptırması, yapılan mega projelere Osmanlı padişahlarının adının verilmesi, Cumhuriyetin başkenti Ankara’ya üvey evlat muamelesi yapıp Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u parlatma gibi örnekler de rövanş almak için atılan diğer adımlardı.

Reyhan Ünal Çınar, İletişim Yayınları’ndan çıkan Ecdadın İcadı adlı çalışmasında artık Yeni Osmanlı’yı kurma aşamasına geldiğini tabanına müjdeleyen AKP’nin bugüne kadar geçtiği aşamaları üç döneme ayırarak ele almış, her dönemde izlediği farklı taktikleri göstermiş. Kılıktan kılığa girebilen bir parti üzerine yapılan çalışma; 2002-2006 yıllarını AKP’nin İslamcı geçmişini unutturmak için AB üyeliği hedefini ortaya koyduğu, Kemalizm’i doğrudan karşısına almadan muhafazakâr demokrat kimliğini kullandığı, Alevilere, Kürtlere, gayrimüslimlere elini uzattığı ilk dönem olarak tanımlıyor. 2007-2010 yıllarını kapsayan ikinci dönemde AKP atağa kalkarak dengeyi kursa da Kemalizm’e savaş açmak yerine altını oymaya devam ediyor. 2011 sonrası parti-devlet özdeşliği sağlandıktan sonra ilk iki dönemde karşı hafıza olarak konumlanan AKP’nin iktidar hafızasını kurmaya girişmesi anlatılıyor.

Karşı hafıza

Birinci bölümde, ileriki bölümlerde törenler, isimler, devasa yapılar üzerinden verilecek çatışmanın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak toplumsal bellek kavramı açılıyor. Burada karşı hafıza ve kurucu iktidar arasında sürekli yıkılıp yeniden kurulma potansiyelini taşıyan toplumsal belleğin, hatırlanması ve unutulması istenenlere göre iktidarların bastırma, çarpıtma gibi müdahalelerine uğradığı anlatılıyor. Yok sayılan, marjinalleştirilmek istenen, öteki sayılanların müdahaleye uğrayan belleğine karşı hafıza denildiği, hegemonyasını sürekli kılmak isteyen iktidarın anlam borcu ve köken anlatısı yarattığı bu bölümde okurun bilgisine sunuluyor. Toplumun varlığını bir kurtarıcıya, hanedana borçlu olduğunun kabullenilmesi iktidarın kırılganlığını azaltmaktadır. İlk dönem Kemalizm’in hegemonyasına karşı çıkacak gücü bulamayan AKP’nin karşı hafızayı temsil ettiği, 2010 sonrasında dilini değiştirerek başarı sayılan her şeyi kayıp olarak nitelemesi Kemalizm’i itibarsızlaştırmaya kalkışması bu çerçevede anlaşılır oluyor. Lozan Anlaşması’nı burnunun dibindeki adaları veren bir hezimet olarak göstermeye çalışması, 1071 ve 1453 yıllarına atıfta bulunması ile artık kurucu iktidar rolüne girdiğini ilan etmiş oluyordu.

Yazar, Yeni Osmanlıcılığın, yeniden kurucu nostalji olarak ortaya çıkışını incelediği bölümde Demokrat Parti ve Özal dönemlerine uzanarak kavramın tarihsel gelişimini irdelerken kavramın bugünkü içeriğinden farkını da gösteriyor. “Van minüt” şovuyla başlayan Müslümanların koruyuculuğuna soyunma, ümmet söyleminin tedavüle sokularak başlatılan Pan İslamizm macerası bugüne özgü. Modernleşmeyi Batı’ya dönerek gerçekleştiren Kemalizm’in hegemonyasını yıkmak için dış politikayı araçsallaştıran AKP, yayı Doğu’ya doğru gerip, oku Batı’ya çeviriyor doğal olarak. Ancak Mısır’da İhvan’a yönelik askeri darbenin ardından Gülen Cemaati’yle yaşanan çatışma sonucu kontrgerilla içinde oluşan yeni denge Pan İslamizm’in yerini İslami milliyetçiliğe bırakmasına yol açacak, ümmet, vantilatör hızıyla yaşanan dönüşlere yetişmekte zorlanacaktı. Bu andan itibaren piyasa ürününe dönüşen Yeni Osmanlıcılık, geçiş ücretlerinin dolar üzerinden hesaplandığı köprülere padişah isimlerinin verilmesiyle kapitalizmin hizmetine sunulacak ama millete hizmet olarak lanse edilecekti. Yeni Osmanlıcılığın rant yaratma ve bu ranttan nemalananların gizlenmesi için bir araç olarak kullanılması piyasa Osmanlıcılığı adının yakıştırılmasını hak ediyor.

Hafıza mekanları

AKP’nin Osmanlı tarihiyle kurduğu ilişkinin niteliği Topkapı surlarının yıkılmasından, Süleymaniye Camisi’nin akustik düzlemini bozup yerine ses sistemi kurmasından, Bezirganbaşı Cami’nin çinilerinin üzerine kalorifer peteği döşenmesinden, Ayasofya Orhan Camisi’ne otomatik kapı takılmasından, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yapılan mescide metal doğramalar takıp, orijinal taşların yerine traverten döşenmesine bakınca kendini ele vermektedir. Tarihi esere bakınca çanak-çömlek gören anlayıştan daha fazlası beklenemez.

Şehirlerin her yerinden görülebilen camilere değinildiği Hafıza Mekanları hakkındaki bölümde çevreyi domine eden ihtişamlı, devasa yapıların iktidarın krizi ile doğrusal ilişkisi ortaya konuyor. Tarih boyunca iktidarlar kendi sonuna yaklaştıkça kitlelerde büyüklük algısı yaratacak yapılara yöneliyor. Avrupa’da Barok mimari hangi koşullarda ortaya çıktıysa, Osmanlı döneminde Kırım Savaşı’nda yaşanan mağlubiyeti unutturmak için yapılan Beylerbeyi, Çırağan ve Dolmabahçe Sarayları da o koşulların ürünüdür. Bu yüzden koca koca camiler, havaalanları, köprülere bakarken Versailles Sarayı’nın yapılmasının Fransız Devrimi’ni engelleyemediği gerçeğini hatırlamalıyız. Heybetli yapıların ecele faydası olduğu görülmemiş.



Takvimleri örtmek

Toplumsal belleğin oluşturulmasında başka bir araç olan törenlere değinilirken ulusal bayramları silikleştirmek için uydurulan yeni günler ve kutlama biçimleri mercek altına alınıyor. Hiçbir Müslüman ülkede kutlanmayan Kutlu Doğum Haftası 23 Nisan’ı gölgede bırakmak için icat ediliyor. 19 Mayıs, İstanbul’un fethi kutlamaları ile markaja alınıyor, 30 Ağustos’a yaklaşırken Malazgirt Savaşı önümüze çıkıyor, Öküz ölüp de cemaatle ortaklık bozulunca Kutlu Doğum Haftası yerine Kut-ül Amare kutlaması geçiyor. Bununla yetinmeyip yılbaşı kutlamalarına tepki olarak Mekke’nin Fethi kutlamalarını uyduran Osmanlının torunları, bukalemun hayvanından esinlenmişçesine Hicri takvime göre düzenlenen dini günlerin aksine bu “yerli ve milli” günü Miladi takvime göre ayarlayıp, 1 Ocak’a gelecek şekilde sabitliyor. 15 Temmuz gününden destan yaratma girişimi bir resmi tatil gününün doğmasına neden oluyor.

İktidarının ilk döneminde Tayyip Erdoğan’ın 19 Mayıs günü oturduğu binayı kaplayacak büyüklükte Atatürk posteri astırdığını ve resmî törenlere yakasında Atatürk rozeti ile geldiğini hatırlatan Reyhan Ünal Çınar, Samsun-İncesu arasındaki duble yolun açılışının 19 Mayıs’a denk getirildiğine dikkat çekiyor. AKP’nin ilk ve ikinci döneminde resmî törenlerde gösterdiği hassasiyet veya aldığı tavır güç ilişkilerine göre değişiyor. Kurucu iktidar rolüne soyunduktan sonra törenlerde Kemalist ritüellerin tırpanlanması, sivilleşme adına içeriğinin dinselleşmesi ve Osmanlı motiflerinin kullanılmasına örnek olarak Diyanet’in Çanakkale Zaferi’ni kutlamak için 81 ilde sabah namazı kılınması çağrısında bulunmasını, 30 Ağustos günü şehitler için Kuran tilaveti okunmasını, 15 Temmuz günü camilerden sala okunmasını veriyor. “Saygı duruşu sap gibi durmaktır, onun yerine dua edilmeli” denilerek törenlerin İslamileştirilmesine gerekçe üretiliyor.

Kazan ilçesine kahraman unvanı veren, Boğaziçi Köprüsü’nün adını “15 Temmuz Şehitler Köprüsü”, Ankara’daki Kızılay meydanının adını “15 Temmuz Milli İrade Meydanı” olarak değiştiren AKP’nin, kendi hafıza mekanlarını yaratarak toplumsal belleğe müdahalelerini sürdürdüğünü izliyoruz.

Kitapta bahsedilmeyen “Fetih 1453”, “Diriliş Ertuğrul” gibi dizi filmlerin de toplumsal bellek oluşturulmasında bir araç olarak kullanıldığını naçizane bir katkı olarak söylemiş olayım.

Sonuç az çok belli

Tarihin çöplüğüne gitmiş Osmanlının adının başına getirilen “yeni” takısıyla girişilen toplumsal bellek mücadelesinin kazanma şansı nedir? ABD’de Reza Zarrab davası başladığında toplumu kendi yanında saflaştırmak için Atatürkçülüğe sarılan Osmanlı torunlarına, 10 Kasım’da Anıtkabir’e otobüs kaldıracağını bangır bangır bağırarak duyuran AKP teşkilatına, iki ayyaş denilerek aşağılanmaya çalışılan tarihsel kişiliklerin mezarı başında eğilmek zorunda kalanlara bakıldığında sonuç az çok belli. Bu sonuç uzaydan görünecek büyüklükte cami de yapsanız, ozon tabakasını delecek yükseklikte minare de dikseniz değişecek gibi görünmüyor. Kurucu nostaljinin tek başarısı Osmanlı’nın hasta adam döneminde kurulan Düyun-ı Umumiye benzeri Borçlanma Genel Müdürlüğünün kurulması olarak duruyor. Damat sadrazamların akıbetine hiç girmeyelim. At izi it izine karışır sonra…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...