Türk Edebiyatına Antabus ve Kul gibi iki güzel roman hediye
etmiş olan Seray Şahiner, bu kez bir öykü kitabı ile karşımızda. Hepyek adını
taşıyan kitap halkın çeşitli kesimlerinin hayata tutunma stratejilerinden
örnekler verirken, cahil olarak görülen tabakanın gündelik hayatın kodlarını
çözdüğünde aydın sayılan insanları suya götürüp susuz getirebileceğini gözler
önüne sermesiyle kafa açıcı.
Kitap “kazanmak için
değil ölmemek için yaşayan, bir hedefe varmak için değil duracak yerleri
olmadığı için sürekli giden, dünyayı bir ev olarak değil yağmurda ıslanmamak
için saçak altı olarak kullanan” iki çulsuzun var kalabilme mücadelesini anlatarak
başlar. Okunan her salâ onlar için akşam yemeği anonsudur. Adaletsiz
düzenin bir elbise gibi dikip biçtiği suçun içine yerleştirilen biri 17, diğeri
19 yaşındaki bu gençler işlenmemiş günahların cezasını peşin peşin çekerken, öbür
dünyada çekecekleri cezada indirime gidilmesini umarak ölmemeye devam eder.
Yazar renkleriyle ve sesleriyle anlatmaya koyulduğu bir kır
öyküsünde, taşranın dehlizlerinde şehir hayatına taş çıkartacak maceraların
yaşandığını deşifre etmekle kalmıyor, köylü kadınların kitaplardan
öğrenilemeyecek bilgilerle çevrelerinde akan olayların görünmeyen yanlarını nasıl
okuyabildiklerini gösteriyor. Diplomanın çok gerekli olmadığı bir ülkede hayat
mektebinden mezun olan köylü kadınlar, iki günde bir çarşıya gidip eli boş
dönen adamın ne amaçla köy dışına çıktığını, bir çocuğa verilen gofretten annesinin
başkasıyla yaşadığı ilişkiyi şıp diye çözebiliyorlar. Röntgen filmine bakıp
hastanın ciğerlerine teşhis koyan doktoru aşmış, TUS’u geçmeden çıplak gözle
insanın ciğerini okuyacak ihtisasa sahip olmuşlardır.
Hollanda’daki kızıyla iletişim kurmak için kullandığı cep
telefonunun karşı ucundan “sana çok yazmasın, kapat” sesi geldiğinde insanlar
arasındaki mesafenin teknolojiyle giderilemeyeceğini çok önem verilen “kutsal
aile” içinde kadının yaşadığı yalnızlıkla birlikte veren öyküde yine bir
tutunma stratejisi görülür. Kızının okula uyum sağlaması için öğretmenine haşhaşlı çörek tarifi
göndermek, ördüğü atkı ve şapkaların modelleri vesilesiyle çalışkan çocukların
velileriyle yakınlık kurmaya çalışmak, bütün ömrünü nohut oda bakla sofa bir
evde geçiren ev hanımının rasyonel bir çözümüdür.
Parayı renginden, oy vereceği partiyi ambleminden tanıyan
babaanne, ömrünün son yıllarında okuma yazma öğrenip toprağın altından mezar
taşını okuyacak değildir. Hem dumanından sigaranın markasını, şeklinden eczane
poşetini bile tanıyabilmektedir.
Yemek artıklarından müşterilerin yaş, cinsiyet gelir
durumunu, masada oturan kadının kullandığı rujun fiyatını, yeni boşandığını
anlayan bir bilim dalı yoktur ama bir restoranın mutfağında çalışan bulaşıkçı Nurcan laborant
tecrübesine çoktan nail olmuştur. Hele karnıyarığın yarısını yiyip bırakan
adamın eşinden yeni ayrılmış 40 yaşını geçkin biri olduğunu anlamasıyla Nobel
ödülüne aday gösterilmeyi hak etmektedir.
Seray Şahiner, Kul romanında uğradığı Samatya meyhanelerine
tekrar dönerken Özbek komiyi öyküye yerleştirerek göçmen işçi sorununun
kenarından geçer. Sebare adlı güzel öykünün tek eksiği “Okuyanda rakı şişesinde
balık olma isteği uyandırır “ ikazının yapılmaması.
Kendilerini görünür kılmaya çabalarken, yalnızlıklarını
gizlemeye çalışan zamane gençliğini anlatırken hangi mekanda nasıl foto
çektirilmesi, selfienin neden tercih edilmemesi gerektiği konusunda tüyolar
veren öykü kent yalnızları için kullanma kılavuzu niteliğinde.
“Düş sattım
aldanmışlara”
Hüsnü Arkan
Kitapta bir de distopik öyküye yer verilmiş. Her şeyin
dijitalleşerek kişisel verilerin şirketler tarafından ele geçirildiği, kişiye
özel reklamların önümüze sürüldüğü bir dünya, distopya olmaktan çıkıp gerçek
haline gelmiş olsa da, rüya körlüğünü aşmaya çalışanlar için kurgulanmış
rüyaların çekilip piyasaya sürülmesi için henüz vakit var. Rüya görememe
derdinden muzdarip olanlar dertlerine deva ararken sistemin içinde yaratılan adacıklara kaçarak müşteri olmaya
devam ediyor, kazanan yine kapitalizm oluyor.
“Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ”
Ahmet Telli
Zulüm erbabı şiddetini arttırırken, acılar ağıtları çağırırken,
alçaklık kahpeliğin açtığı yoldan ilerlerken, hala nasıl dayanabildiğimizi,
neye tutunarak ayakta kalabildiğimize şaşırdığımız olmuyor mu? Kitabın
finalinde, biraz da yaralarımıza merhem olan ama belki de fark edemediğimiz
çirkinliksavarlar listelenmiş; kahhar çoğunluğa boyun eğmeden, onlara
benzemeden, kendi inandığı değerleri yaşatmaya çalışan insanların içindeki
güzellikleri nasıl dışa vurduklarını ve sihirli dokunuşlarla dünyanın bir
anlığına da olsa nasıl yaşanılası bir yer olabildiğini farkediyoruz. Bütün
öyküyü buraya taşıyamayacağımıza göre aralardan cımbızlayalım:
“ve sırf o esnada
önünden geçtikleri mağazada çalınan şarkıyı beğendikleri için alışveriş
yapmayacaklarsa da içeri girenlerden…”
“Tam bardan çıkarken
Roman havası çalındığını duyup merdivenleri üçer beşer tırmanıp kendini ortaya
atarak coşkuyla dans edenlerden…”
“İçip içip bütün
kötülüklerin anası olan içkinin anneler gününü kutlayanlardan korkmazlardı”
“İkram edilen paketteki
son sigarayı almayanlardan…”
“Sırf bir çocuğu
şaşırtmak için hikayeyi süsleyenlerden…”
“Rakibine moral olsun
diye tavlada yenilenlerden…”
“Yere çizili seksek
kareleri görünce kendini tutamayıp taş aramaya başlayanlardan…”
“Ve Canım Kardeşim
filminde ağlayanlardan ve Uçurtmayı Vurmasınlar’da…Korkmazlardı”
“Ve Kalan Müzik
arşivinde mahsur kalmayı hayal edenlerden…”
“Ve bir gün bütün
kitapları okumak isteyenlerden…”
“İyi bir kitap
okuduktan sonra dünyayı kurtarabileceğine dair bir hisse kapılanlardan…”
“Aşık olunca zaaflarını
kendi başlarına kayyum diye atamaktan korkmazlardı”
“Korkmamış ama
sönmüşlerdi.”
“Yine de olsun be,
kaybetmek sinematografikti. Bir hayatın kaybedeni olarak bir filmin kahramanı
olmaktan korkmazlardı. Kimsenin kurmadığı bir çetenin üyesiydiler.
Birbirlerinden korkmazlardı.”
Son öyküyle zarlar Hepyek gelir, kitabı koltuğumuzun altına alıp
gideriz.

Yorumlar
Yorum Gönder