Ana içeriğe atla

MEKANDA SİYASET Mİ, MEKANIN SİYASETİ Mİ?


Şehirler bana bir tuzak
İnsan sohbetleri yasak
Sabahattin Ali

70’lerden itibaren dünya çapında bir saldırı başlatan neoliberalizm en büyük desteğini muhafazakarlıktan aldı. Bu ikilinin hegemonik gücünü en başta mekanı kullanarak sağladığını söyleyen Gencay Serter, Muhafazakar Kentin İnşası kitabında hem neoliberalizm-muhafazakarlık ittifakını hem de bunların mekanla kurduğu ilişkiyi incelemiş.
İlk bölümde bu ikilinin kurduğu ittifakın ideolojik boyutu ele alınarak, Lefebvre’nin “hayatı değiştirmek için mekanı değiştirmek gerekir” önermesinin arka planına bakılıyor. Aydınlanma düşüncesi ve Fransız Devrimine tepki olarak 18.yüzyıl sonlarında ortaya çıkan muhafazakarlık devrim korkusuyla mevcut düzenin bekçiliğini yapmak üzere yardıma çağrılan bir ideoloji. Özgür insanın ve akılcılığın reddi, özel mülkiyetin kutsanması gibi değerlere sahip olan bu ideolojinin neden kamusallık karşıtlığı yapmak zorunda olduğu ve onun yerine neden aile, cemaat gibi alt birimleri öne çıkardığı bu bölümde anlatılmış. Boşanmanın zorlaştırılması, Aile Bakanlığı adıyla bakanlıkların kurulması gibi uygulamaların sadece kadınların sorunu olmadığı bu bölümden çıkartılması gereken sonuçlardan biri. Toplumda var olan eşitsizlikleri Tanrı’nın emri olarak kabul eden muhafazakarlığın, neoliberalizmin sonuçlarına karşı doğacak tepkileri nasıl doğmadan boğmaya yaradığı, bu bağlamda müttefiki ile arasındaki tencere-kapak uyumu ilk bölümde açıklanıyor.

Çöl İslamı versus Şehir İslamı
Mekanın ideolojik bir aygıt olarak kullanılmasının tarihsel arka planına eğilen yazar, İslamiyet’in kırsal yaşamda sufilikten beslenirken (heteredoks İslam), kentsel yaşamda  medreselere yaslanarak daha kurumsal bir temele kavuştuğunu (ortodoks İslam) söyleyip, İslam’ın mekandan etkilendiğini daha sonra mekanı kullanarak gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor.  
Birçok ilahiyatçının Kuran’daki ayetlerin Mekke ve Medine dönemi diye ikiye ayırmasını,  Medine dönemi ayetlerinin daha fazla sosyal hayat, kurallar ve normlarla ilgili olmasına bağlayarak teolojiye de mekanın aynasından bakıyoruz.
İslam’ın kentli kanadı daha dünyevi meselelerle iştigal ettiğinden, gündelik yaşama ve iktidara odaklı bir anlayışa sahip olmuş. “Dar-ül İslam” terimi, kültürel hegemonya kurarak iktidarlarını yaymak isteyen İslami iktidarların hedefi olmuş.İslam’ın yayılma döneminde Kufe, Basra, Bağdat gibi büyük şehirlerin ortaya çıkmasının tesadüf değil bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz.
Kentsel mekan dini semboller aracılığıyla yeniden kurulurken başrol camiye verilmiş; gündelik hayatı biçimlendirmek için de bu araçtan sonuna kadar yararlanılmış. Kentin merkezine konumlandırılan ve bütün caddelerin çıkış noktası olan Cuma cami, hükümet binaları ve yöneticilere ait ikamet alanlarını yanına alarak hem dini hem politik merkez olarak kurgulanmış. Şehrin kalbinin attığı yerde etkin bir şekilde bulunmak sosyal hayatın merkezine de taşınmaya olanak vermiş, kadıların mahkemelerini büyük camilerde kurmalarına, Basra gibi yerlerde şairlerin şiir okumak için camilerde bir araya gelmelerine raslanmış.Aşevi, medrese, çarşı gibi kurumlar da caminin yörüngesine girmiş, ticari ve sosyal yapılarla oluşan komplekse külliye denilmiştir. Bu andan itibaren İslami sembol ve içerikler gündelik hayatı biçimlendirmiş. Merkezde camiler aracılığıyla hakimiyet kuran İslam ideolojisi kenara doğru gidildikçe mescit ve türbe ile görünürlük sağlanmış, kentsel mekanda boşluk bırakılmamıştır. Dar-ül harp memleketler, Dar-ül İslam haline getirilirken Ayasofya örneğinde olduğu gibi kiliselerin camiye dönüştürülmesi yoluna başvurulmuştur.

Dolambaçlı ve Sarp Yollar
Aile ve kadının mahremiyeti konusundaki hassasiyeti bilinen İslamiyet yerleşim birimlerini düzenlerken kendi tarzını da yaratmış.
Emeviler döneminde evler, önüne yapılan avlularla, araya tampon bölge kurarak dış mekandan kendini soyutlamış, bu avlular aynı zamanda hane halkının açık alan ihtiyacını kendi mahrem alanı içerisinde çözerek kamusal alan oluşumunun önüne geçmiştir.
Gündelik hayatın ve iletişimin sürdürüldüğü sokakların kontrol edilmesi boşlanmamış. Kıvrımlı, dar sokaklarla akış hızını yavaşlatmak bir kontrol tekniği olarak devreye sokulurken, ikametgahın duvarına toslayan çıkmaz sokaklarla yabancılar fark edilir ve dışlanmış olur.
Cami ve yakın çevresi kamusallığın hayat bulabildiği tek yer olduğundan kent İslami ideolojinin yayılması için etkin bir araç haline gelmiştir.
                                                                                                          Bu kent öldürüldü diyorlar
                                                                                                                      Ahmet Telli

Bu tarihsel ve ideolojik arka planın kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl güncellenerek kullanıma sokulduğu “Neoliberalizmin Mekan Algısı ve Kurgusu” alt bölümünde ele alınmış: Bilimsel-teknolojik devrimle birlikte tarım ve sanayide istihdam oranı düşerken hizmetler sektöründe patlama yaşanır.Kentler sanayisizleşmekte, fabrikalar işçi sınıfının aranacağı tek yer olmaktan çıkmaktadır. Kapitalizm birikim krizlerine girerken kentsel mekanı bu krizi aşmak için devreye sokar. Kent artık yaşam alanı olmaktan önce sermayenin birikimini sağladığı bunun için de metalaştırdığı bir yer olmuştur.
Bu dönemde neoliberalizm-muhafazakarlık ittifakının ana yönelimi özel mülkiyete tehdit olarak görülen kamusallığın ortadan kaldırılması olmuştur.Metalaştırma ve piyasalaştırma ile kolektiviteye hayat hakkı tanınmamıştır. Mega projeler, uydu kentler vb. ile şehir hayatında yaratılan bölünme ve homojenleştirme sınıf ayrımının da meşrulaştırmasına hizmet etmiştir.
Kamusal alanların ortadan kaldırılması neoliberalizm-muhafazakar ittifak için hayati bir konu olan muhalif hareketlerin kontrol edilmesini de sağlıyordu. Meydanlar, sokaklar, parklar kontrole imkan sağlayacak şekilde parçalanıyordu. Atomize bireyler arasında ortak kimliklerin tanınması suretiyle mekanda oluşan “pasif ağlar” (Asef Bayat) ve dayanışmacı kimliklerin doğmadan öldürülmesi ile toplum kontrol edilebilirdi. Bu andan itibaren kent ortak yaşam alanı olmaktan çıkmış, metalaşmış bir ürün haline gelmiştir.

İlk iki bölümde çizilen teorik çerçeveden sonra neoliberal-muhafazakar ittifakın Türkiye’deki pratikleri dönemler halinde okura sunulur. 
Cumhuriyetin ilk döneminde geniş bulvarlar ve açık yeşil alanlar ile kamusallık arttırılmaya çalışılmış, tebadan yurttaşa dönüşen insanı özgür kılmak hedeflenmiş. Resim ve heykelin yasak olduğu Osmanlı’dan kültürel kopuş kentin en görünür yerlerine heykeller ve havuzlarla yapılarak sağlanmış.
1980 sonrasında ise Cumhuriyetten rövanşı almaya çalışan gerici ideolojiler kentsel mekanı gündelik hayatta hakimiyet kurmanın aracı olarak etkin bir şekilde kullanmaya başlamış. Yağma ve talan en açgözlü biçimde yürütülmüş, orman, mera, boğaz, sit alanı gibi kamuya ait varlıklara piyasalaştırma amacıyla el konulmuştur. Ülkemizde 24 Ocak kararlarıyla vücut bulmaya başlayan neoliberalizm, yapışık ikizi muhafazakar ideoloji ile ortak amentüsü olan  özel mülkiyeti yaygınlaştırma ve kamusallığı silikleştirme stratejisi hayata geçirilmiş.
Kentte hemşeri olarak var olan yurttaşın dönüşüme uğrayarak ranttan pay almaya çalışan fırsatçı birey haline gelmesi bu sürecin yan etkilerinden biri olmuştu.
İslamcı belediyelerin park ve bahçeleri, bank yerine kapalı çardaklarla donatması, barbekülü kamelyalar yapması, mahremiyetin kamusal alanda bile sürdürülebilmesi adına üretilmiş açık alan tasarım biçimidir, içe kapalı avlu yapısının kamusal alana taşınmasıdır.
Kendi ideolojisini gündelik hayatta hakim kılma aracının mekan olduğunu keşfeden İslamcı belediyelerin saldırılarından en sert olanı Kayseri’de yaşanmış: kiliseler spor salonuna çevrilmiş, eski bir kütüphane yıkılarak yakınındaki türbe ve medreselerin görünür olması sağlanmıştır. Yine Ankara’da birçok caminin bulunduğu Ulus bölgesine yapılan Melike Hatun Cami’nin önünü kapatan İller Bankası binası yıkılmış, yakınında Küçük Tiyatro, Opera Binası ve Gençlik Parkı gibi aydınlanma ve kamusallığa yönelik mekanların bulunduğu meydan İslami bir merkez görünümüne bürünmüştür.
Cumhuriyetin başkentinde “Ramazan ve Bayram eğlenceleri”, “Karagöz ve kukla etkinlikleri”, “Ebru-tezhip kursları” gibi aktiviteler ile kültürel hegemonya kurma arayışlarına gidilmiştir. Ankara’nın Hitit Güneşi olan sembolü değiştirilerek yerine cami ve hilalin olduğu bir sembol kullanılmıştır.
İslamcı iktidar gücünün doruğuna eriştiğini hissettiği anda saldırının dozunu görülmedik oranda artırmış, İstanbul’da Taksim Meydanı, Gezi Parkı, Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi, ODTÜ ormanı ve AOÇ gibi sembolik ve ekonomik değeri olan yerleri zaptetmeye kalkışmıştır.
Beştepe’ye yapılan saray, cami ile desteklenerek dini-politik merkez olarak kurgulanmış, külliye inşası ile geçmişe referans verilmiştir.
Bu dönem camiler ibadethane olmaktan çok ikonik bir sembol gündelik hayatı dönüştürmeye yönelik bir araç olarak kullanılmıştır. Çamlıca Cami ve Kuzey Ankara Cami’nin kentsel mekanla bütünlüğü olmayan salt görünürlük kaygısıyla yapılmış devasa yapılar olması bunun kanıtıdır. Yeni yapılan yapıların mimari tarzında, cephe süslemelerinde ve adlandırılmalarında Osmanlı ve Selçuklu dönemine göndermeler yapılır. Metro treninin kapı döşemelerinde ve durak içi süslemelerinde bile geçmişin izleri taşınarak mikro ölçekte bile boşluk bırakılmaz.

Mozart Hopa’da
2018 yılının sonlarında yayınlanan “Muhafazakar Kentin İnşası “ kitabını, yerel yönetimlerde gerici ve halk düşmanı ideolojilerin saldırısını boşa çıkarma umudu doğmuşken okumanın tam sırası. Tiyatro, opera, sinema, konser salonu, müze, stadyum, park, piknik alanı gibi kamusal alanlar çoğaltılmalı, halkı zehirleyen mimarı tarz ve semboller gündelik hayattan silinmeli, kültürel-sanatsal etkinliklerin ekmek ve su gibi hayati önemde olduğu unutulmamalı. Klasik müzik belediye hoparlöründe hoş bir sada olarak kalmamalı. Gencay Serter sorunu ortaya koymuş, çözüm ellerimizde.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...