Ana içeriğe atla

Burjuva Aleminde Dalton Kardeşler

 

Burjuva aleminde Dalton kardeşler

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

 Ahmed Arif

Sınıf mücadelesi denince doğaldır ki akla işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz çelişki gelir. Fakat bu durum egemen sınıf bloğunun homojen olduğunu anlamına gelmez. Mahir Çayan’ın oligarşi tanımında prekapitalist unsurlarla kapitalizme özgü egemen sınıflar birlikte görülür. Yaşar Kemal’in Yusufçuk Yusuf romanından, Yılmaz Güney’in Sürü filminden izlenebilecek olan feodalitenin çözülüşünden sonra burjuvazi tarımda da egemenliğini kurmuş olsa bile yine de egemen sınıf bloğunda ayrımların ve iç çelişkilerin bittiği söylenemez. Kapitalist üretim tarzının hayatın her alanında yerleşiklik kazanmasıyla sermayenin fraksiyonları arasında geçmeye başlayan egemen sınıflar arası mücadeleye kimi çevreler laik-İslamcı sermaye, kimi çevreler de merkez-çevre çatışması olarak bakmaktadır. Akif Avcı ise “Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri” adını verdiği çalışmasıyla konuya Marksist bir perspektiften bakıyor. 

Burjuva sınıfı içerisinde bugün ölçek (holding, KOBİ), pazar (iç, dış), işlev (ticaret, sanayi, finans) gibi farklı kategorik ayrımlar oluşmuşsa bunun arkasında sermaye birikimi, ulus ötesi pazarlara açılma, küresel sermaye ile ilişki kurma gibi olgular yatmaktadır. Avcı bu konuların anlaşılabilmesi için Lenin, Troçki, Luxemburg, Amin, Poulantzas’a dayanarak emperyalizm, eşitsiz ve bileşik gelişme, serbest ticaret, geç kapitalizm ve devletin göreli özerkliği kavramlarının açıldığı teorik bir çerçeve çizmiş.  

Kapitalizmin ülkemizdeki gelişimini bilmeden bugün TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD, TUSKON, TÜRKONFED, YASED, TİM gibi birçok sermaye örgütünün ortaya çıkışını anlamak mümkün değil. Bu yüzden Osmanlı’nın son döneminde ticaret burjuvazisinin boy verişinden başlayarak, 1950’li yıllarda izlenen ithal ikameci sanayileşme, 1980 sonrası geçilen ihracata dayalı model ve 2001 kriziyle birlikte uygulanan ekonomik politikalarla devletin iktisadi tercihlerinin burjuvazinin hangi fraksiyonunu öncelikli olarak gözettiğini öğrenmek meseleyi anlaşılır kılar. Öte yandan 27 Mayıs darbesinden 28 Şubat kararlarına kadar tankların sokakta yürümesinin sermayenin fraksiyonları arasındaki çatışmanın çözülme biçimlerinden biri olduğunu da bu kitapla birlikte daha net görebiliriz. 

Cumhuriyet'in ilk yıllarında İstanbul Tüccar Derneği ile İstanbul Sanayi Birliği arasındaki sürtüşmeden anlaşılan ticaret ve sanayi burjuvazilerinin arasındaki çatışma 1950’li yıllarda gücünü artırmaya başlayan sanayicilerin odalarını kurmasıyla başka bir döneme girecektir. Ancak Demokrat Parti döneminde kredilerin büyük oranda ticaret burjuvazisine yönlendirilmesi sanayi burjuvazisinin iktidar katında yeterince ağırlık oluşturamadığını gösterir. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası'nın kurulabilmiş olması sanayicilerin bu dönemin avuntularından biri olmalı.  

1960’lı yıllarda hayata geçen ithal ikamecilik iktidarın gözdesinin değiştiğini gösterir. Teşvikler, krediler sanayi kesimine doğru yön değiştirirken, ithalat kotası, gümrük tarifeleri, devalüasyon sanayiye devlet tarafından koruma kalkanı sağlar.  

Sermayenin fraksiyonları arasındaki çatışma Gordion’un düğümü haline gelince kılıçla kesmek tarihten çıkarılan bir derstir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla girilen ihracata dayalı yeni birikim modeli ile sanayi burjuvazisinin egemen sınıflar bloğunda hegemon konumuna gelişi top atışı ile kutlanmak istercesine tanklar bir kez daha sokaklara sürülür. Ardından anayasa değişikliği ile devlet-sermaye ilişkileri yeniden düzenlenir. Finans kapitalin oluşum yıllarında devlet bankalara bonkör, KOBİ’lere cimri davranarak tarafını gösterir. 2001 kriziyle kapanan bu dönemin ardından iktidara gelen AKP egemen sınıflar bloğu içerisindeki çelişkileri yönetebilme yeteneği ile tüm sermaye fraksiyonlarının onayını alma başarısını göstererek emekçiler için cehennemin kapılarını açar. 

Aile içinde huzursuzluk 

1950 yılında kurulan TOBB’un ithalat ve dövize erişim alanında edindiği yetkilerle kimin önünü kesip kime yol verileceğini belirleyecek konuma gelmesi, 12 Mart 1971 muhtırası ile bu yetkinin geri alınması egemen sınıfların kendi arasındaki mücadelenin sert biçimde sürdürdüğünü gösterir. 1969 yılında yapılan oda seçimlerinde ticaret burjuvazisi ve küçük işletmecilerin adayı olarak başkanlığa seçilen Erbakan’ın, Demirel tarafından görevden alınması sanayicilerin hükümet nezdinde artan etkisine işarettir. Adalet Partisi’nden veto yiyen Erbakan’ın Milli Nizam Partisi'ni kurması ise sermayenin fraksiyonları arasındaki kavganın aldığı siyasal biçimdir. 1950’li yıllarda TOBB içerisinde ticaret burjuvazisi lehine olan güç dengesinin 60’lı yıllardan itibaren sanayi burjuvazisinden yana bozulduğunu değişen vergi, teşvik, ve dış ticaret politikalarından anlamak mümkündür. Devlet Planlama Teşkilatı'nın hazırladığı beş yıllık kalkınma planları bu çatışmanın belgelerinden biri sayılabilir. Sanayiye ucuz girdi sağlayan KİT’ler devletin bu kesime verdiği can suyu olur. Ucuz hammadde desteğini alan sanayi sermayesi kapitalizmin pastasından daha pay alabilmek için faiz, döviz kuru, ithalat lisansı, distribütörlük, fiyat denetimi, toprak reformu, vergi düzenlemeleri, ihracat kotası gibi silahları da rakiplerine karşı kullanmaktan geri durmamıştır. Bugün de İTO ve İSO seçimlerinde bu çekişme devam etmektedir. 

Yuvadan ayrılan büyük çocuk 

Sermaye fraksiyonları arasında oluşan sıklet farkı TOBB’un sanayi burjuvazisine dar gelmesine yol açınca TÜSİAD’ı kurmak zorunlu hale gelir. KOBİ’ler ve holdingler artık farklı örgütlerle yola devam edecektir. Ancak ara mal ve ucuz işçilik ihtiyacı köprülerin atılmasını engeller. Çıkarların ortaklaştığı bir nokta korunur. TOBB başkanlığı yapmış isimlerin Sanayi ve Ticaret Bakanı olabilmesi bu sınıfların iktidara etki kapasitesini gösterir. 28 Şubat kararları ve 2001 krizi TOBB’un mevcut hükümetin karşısında yer alarak siyasete müdahil olduğu anlardır.  

1971 yılında kurulan TÜSİAD ise yalnıza sermaye birikiminin belli boyuta gelmesiyle değil, 60’lı yıllar boyunca görülen radikal işçi eylemlerine karşı bir savunma refleksi olarak da okunmalıdır. TİSK ve MESS gibi patron sendikalarının varlığı zaten bu kaygıyı dışa vurmaktadır. Uzlaşmaz sınıf çelişkisinin yol açtığı savaşa TÜSİAD’ın öncülük etmesi egemen sınıflar bloğunda hegemon konuma gelen fraksiyonun da ilanıdır. İşçi sınıfına karşı kapitalizmin koruma kalkanı sanayi burjuvazisinin elindedir. Farklı ülke ve kıtalarda temsilcilikler açarak etki alanını küresel düzeye çıkarabilen TÜSİAD’ın sermaye birikim modelini belirleyecek güce ulaştığı radyodan Hasan Mutlucan türküsü çaldığında anlaşılır. 

Vehbi Koç’un işçi sınıfı hareketinin bastırılması için 12 Eylül cuntasının şefine yazdığı mektup, diğer sermaye örgütlerinin aksine TÜSİAD’ın darbe döneminde faaliyetlerini sürdürebilmesi hem askeri müdahalenin kimin lehine devreye girdiğinin, hem hegemonik sermaye fraksiyonunun resmidir.  

Bürokratların, holdinglerin yönetim kuruluna dahil edilmesi, teknokratların da bakanların çevresinde pozisyonlar elde etmesi sermaye-devlet ilişkisine açık kanıttır. Buradan bakınca müsteşarlık, danışmanlık, koordinatörlük gibi görevler sermayenin istediği programların devlet nezdinde karşılık bulması için uygun kanalları yaratır. TOBB bünyesinde kurulan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun 2014 yılında çıkarılan bir yasayla Ekonomi Bakanlığı'na bağlanması gibi kestirme yollar açıldığı da olur.  

Diğer taraftan farklı sermaye fraksiyonlarının çatışmasını yönetmek zorunda kalan AKP’nin yaptığı manevraları Kamu İhale Kanunu’nda yapılan değişiklikler, IMF ile araya konulan mesafenin ayarlanması, ekonomi yönetiminin damat ile Mehmet Şimşek gibi zıt kutuplar arasında gidip gelmesine bakarak okuyabiliriz. Yine devletin hangi dönem hangi sermaye fraksiyonuna yakın durduğunu vergi istisnası, teşvikler, sosyal güvenlik prim desteği gibi kıyakların akış yönüne bakarak anlayabiliriz. 

Akif Avcı kitabının bir bölümünde kültürel hegemonya meselesine de göz atarak TÜSİAD’da temsil edilen sermaye fraksiyonunun yayınevi, müze, festival, filarmoni orkestrası gibi çalışmalarla yaratılan kültürel atmosfer ile kurmaya çalıştığı hegemonyaya dikkat çekiyor. Spor alanındaki sponsorlukların yanına Boğaziçi, Bilkent, Koç, Sabancı gibi elit üniversitelerle birlikte yürüttüğü entelektüel çalışmalarla ideolojik atmosferi de şekillendirebilme kapasitesi işçi sınıfından yana olmayı düşünenlerin kafasını bulandırma şansını yaratmakta, öte yandan Parlamento ve Kamu Kurumları ile İlişiler (PARKUR) toplantılarında parlamentodaki partilerin üst düzey yöneticileri, bakanlara sermayenin ihtiyacı olan birçok öneri sunularak beklentilerin doğrudan anlaşılması sağlanmaktadır. 

Müslüman birader görünümlü müstakil adamlar 

MÜSİAD'ın sanıldığının aksine AKP döneminde değil Özal zamanında kurulan ilişkilerle ortaya çıktığına dikkat çeken Avcı, küçük ölçekli bu sermaye kesimine yapılan Anadolu Kaplanları yakıştırmasını da Ortadoğu ve Körfez ülkeleri ile yapılan ticarete dikkat çekerek boşa çıkarıyor. Vakıflar Kanunu, belediye kaynakları, kamu ihaleleri, Avrupa’da yaşayan Türk işçilerin bağışları ile yaratılan sermaye birikimi AB pazarını TÜSİAD’dan devralmaya yetmeyince akabileceği tek alan olan Müslüman coğrafyanın İslam Ortak Pazarı gibi ideolojik kılıflarla kutsallaştırılması MÜSİAD adının Müslüman iş adamları imajı yaratmasına benzer illüzyonlardan biridir. Finans alanında da TÜSİAD’la boy ölçüşemediğinden ve krediye erişemediğinden “huzurlu kazanç” gibi sloganlarla kendi bankalarının çekim gücünü artırmak için parayı imana getirirler. Daha önceki askeri darbelerde olduğu gibi 28 Şubat kararlarının arkasında da TÜSİAD-MÜSİAD arasındaki kavga belirleyicidir. Asker postalını görünce egemen sınıflar bloğundaki dominant unsurla kapışacak güçte olmadığını anlayan MÜSİAD’ın Refah Partisi gibi radikal partiden yüz çevirip ılımlı bir görünüme sahip partide karar kılmaları AKP’nin de doğuşuna zemin hazırlar. MÜSİAD’ın TÜSİAD’la arasındaki fark ideolojik olmaktan ziyade ölçek, sermaye birikim modeli, devletle tutturulan ilişki biçimi, küresel pazara entegrasyondaki konum gibi meselelerde ortaya çıkar. Geri teknoloji, düşük katma değerli ve emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren hacı yağı kokulu sermaye ilk 500 şirket arasındaki üye sayısını giderek artırmaktadır. Fakat İslami Kalvinizm yakıştırması yapılan bu büyüme ne yastık altındaki paranın bereketinden ne de var olan sermaye birikimine şükretmekten kaynaklanmıştır. “Yürü ya kulum” denilen MÜSİAD’ın Ortadoğu ve Afrika pazarlarına açılması ile AKP’nin dış politikada yönelimi arasındaki çakışma dikkat çekicidir.  

Bugün daha çok kur ve faiz savaşları biçiminde görülen sermayenin fraksiyonları arasındaki çatışma farklı alanlara sıçrayabilmektedir. Eğitim sistemi üzerinde yaşanan tartışma nitelikli işgücüne ihtiyaç duyan TÜSİAD ile uzun çalışma süresi ve ucuz işgücü ile ayakta kalabilen MÜSİAD’ın sınıf içi çekişmesidir. Bir anlamda nispi artı değer ile mutlak artı değerin karşılaşması denilebilir. TOBB’un Milli Eğitim Bakanlığı ile imzaladığı protokoller sermayenin eğitime işgücü yetiştirme misyonu biçtiğini belgeler. TOBB Üniversitesi nitelikli işgücü ihtiyacını karşılarken TEPAV gibi düşünce kuruluşları sermaye sınıfının çıkarına olacak politikaların üretimini üstlenir. 

Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı kitabında Bourbon hanedanlığını toprak ağalarının, 1830 devriminden sonra iktidarı ele geçiren Orleans hanedanlığını ise mali aristokrasinin temsilcisi olarak resmeder. Siyasal iktidarların arkasında duran egemen sınıfların anlatıldığı bu önemli eserde Marx, 1848 sonunda L. Napoleon Bonaparte’nin seçimi kazanmasını “menekşenin altına saklanmış zambak” şeklinde metaforlaştırır. Menekşe Bonaparte’nin, zambak Bourbon hanedanlığının simgesidir. Marx, siyasal iktidarların bir sınıfın temsilcisi olduğuna Fransız üçlemesinin ilk eserinde alır. 

“Beşli çete” gibi tanımlamalara da karşı çıkan Avcı, bu bakışın makul burjuvazi yaratmak gibi tehlikeli bir sonuca varacağına dikkat çeker. Türkiye kapitalizminin gelişiminde her dönemde sermaye birikimi benzer yollardan geçmiştir. “Erdoğanizm” ve “tek adam rejimi” gibi kavramların iktidar bloğu içinde geçen sınıf mücadelesini görmediğinden aynı şekilde yanlış olduğunu söyleyen Avcı zihin açıcı çalışmasıyla takdiri hak ediyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

MEYDANLARDAN TRİBÜNLERE TAŞAN AGORAFOBİ

Bu Dirlik Düzenlik Kavgasında Yunus Kollar Daldırma Gül Ve Yürek Kocamandır. He Vallah Kocamandır. Kalabalık Yücedir Kalabalık Vatandır Enver Gökçe Akp’nin kapıldığı meydan korkusu artarak sürüyor.Halk hareketi karşısında başta Taksim ve Kızılay olmak üzere ülkenin yasaklı meydanlarında ağır bir yenilgi yaşayan Akp, şimdi tribünleri denetim altına almaya çalışıyor. Diktatörlerin korkulu rüyası olan meydanlar toplumsal hareketlerin kendisini ifade ettiği, taleplerini daha geniş kitlelere duyurduğu, boyun eğmeyen, direnen insanların varlığının gösterildiği umut mekanlarıdır.Halkın bir araya gelerek kendi gücünü gördüğü, politik bir özne olduğunda dünyayı değiştirebileceğinin bilincine vardığı, zaptedildiğinde iktidarın sallandığı yerler yine meydanlardır. Aralarında coğrafi uzaklıkların olması domino teorisinin hayata geçmesini engellemez.Tahrir’deki isyan Wall Street’i işgal et hareketini tetikler, Taksim’deki halk hareketi de Brezilya’dak...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...