Ana içeriğe atla

Sağlık Endüstrisinin Röntgeni

 “N’olur uyuma. Yağmur. Sakin sakin. Ara ara. Yağıyor.

Uyuma! Her şey, artık her şey tüccarların elinde”

Birhan Keskin

Sağlık alanı 2000’li yılların başından itibaren şiddetli sınıf çatışmalarına sahne olmuştu. TTB ile SES sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına karşı muhalefeti örgütlemeye çalışırken, Dev Sağlık-İş sektördeki güvencesiz çalıştırma biçime karşı harekete geçiyor, parasız sağlık mücadelesinin öncüsü sayılabilecek Halkevleri mahallelerde sağlık ocaklarının kapatılmasını engellemeye çalışıyordu. Herkes İçin Sağlık ve Güvenli Gelecek Platformu, Türkiye Büyük Sağlık Hakkı Meclisi gibi kitlesel örgütlenmelerin de kurulduğu bu dönemin sonunda ne yazık ki organ mafyasını mumla aratacak gözü dönmüşlükle saldıran kapitalizm insan sağlığını pazara açmayı başarmıştı. GSS yasasının TBMM’de görüşüldüğü gün yapılan yürüyüş sırasında sivil polislerin silahlarını üstümüze ateşlemesi iktidarın sağlığın piyasalaştırılmasını hazine avı gibi gördüğünü gösteriyordu. Sağlığın hayati önemi nedeniyle soygunun sınırının olamayacağı bu sektör sermayenin gerekirse topla tüfekle gireceği bir alandı.

Merve Kayaduvar’ın Adana ve Mersin Şehir Hastanelerindeki araştırmalarına dayanan ve 2022 yılı Cahit Talas Sosyal Politika Ödülleri Kapsamında Doktora Kategorisinde Övgüye Değer bulunan tezinin kitaplaştırılmış hali olan Şehir Hastaneleri adlı çalışma AKP’nin sağlıkta yıkım saldırısının son aşamasına odaklanıyor. NotaBene Yayınları arasından çıkan kitabın “Pandemi Kahramanı Sağlık Emekçilerine” ithafı ile başlaması, Türkiye halklarının salgın döneminde sağlık çalışanlarına moral vermek ve vefa duygusunu göstermek için balkonlara çıkarak başlattığı alkış eylemini hatırlatarak, her şeyin parayla alınıp satıldığı dünyada tutunabileceğimiz bir dal uzatıyor.

Şehir hastanelerindeki emek rejimini anlayabilmemiz için gerekli olan kavramsal çerçevenin anlatıldığı bölümde Taylorizm ve Post Fordizmin çeşitli denetim biçimleriyle emeği nasıl boyunduruğu altına aldığı görülebiliyor. Ölü zamanı ortadan kaldırmak için başvurulan yöntemler işçinin sadece etinden, sütünden değil, yününden de yararlanmayı hedefleyen bir sistemin işleyişini anlatıyor. Elektronik panoptikon, kalite çemberleri gibi uygulamalarla beyninden prangalanan işçinin işletme hedeflerine ulaşabilmek için patron yerine kendi çalışma arkadaşlarını karşısına almasıyla kapitalizm bir taşla iki kuş birden vurabiliyor. Özel sektöre ait kriterlerin Yeni Kamu İşletmeciliği adı altında kamu kurumlarına entegre edilmesiyle devlet-vatandaş ilişkisinin üretici-müşteri ilişkisine dönüşmesi kendi içerisinde çok büyük hak gasplarını barındırıyor. Sadece hastanelerin özelleştirilmesi ile değil bazı hizmetlerin taşerona devredilmesi, kamusal sağlık sigortalarının kapsamının daraltılması ile de devletin şirketlere nasıl bir alan açtığı izlenebiliyor.

Metalaştırma ve piyasalaştırma ile birlikte dönüşen sağlık sektöründe çalışanlar artı değer üreten işçilere dönüşürken, tedavi yönergeleri ve klinik kılavuzlar gibi standardizasyonlarla emek süreci üzerindeki denetimini yitiren, hasta başına ayrılan sürenin hesaplanmasıyla kendisine “ölü zaman” bırakılmayan, hasta şikayet mekanizmaları ile itibarsızlaştırılan, bakılan hasta, yazılan reçete, yapılan operasyon ve sevk sayıları dikkate alınarak performansı ölçülen hekimler de bu proleterleştirme sürecinin dışında kalamıyorlar. Marx, Burawoy ve Braverman’a referansla yürütülen tartışmada hizmet üretiminin parçalanması, denetim, teknolojik dönüşüm, vasıfsızlaştırma, toplam kalite yönetimi, çalışma temposunun yükselmesine bakarak şehir hastanelerinde Taylorizmin ve post fordizmin sureti daha rahat görülebiliyor.

Yazar, Dünya Bankası projesi olarak hayata geçen sağlıkta yıkım politikalarının adımlarını bize hatırlatıyor. Sağlık ocaklarının kapatılması, Sağlık Bakanlığı’nın 1. basamak sağlık hizmetlerinin sunumundan çekilmesi, sözleşmeli statüye geçirilen personelle güvencesiz çalıştırmanın başlaması, Kamu Hastane Birliklerinin kurularak kamu tüzel kişiliğinin yerinin CEO mantığıyla çalışan genel sekreter yönetimindeki özerk sağlık işletmelerinin alması, puanlanmaya başlayan hastaneler arasında rekabetin başlaması, puanını artırmak isteyen hastanelerin hasta sayısını artırması ve kârlı alanlarda hizmet üretmesi, temel teminat paketi dışında kalan hizmetler için Özel Sağlık Sigortaları Yönetmeliği ile tamamlayıcı sağlık sigortası uygulamasına yol verilmesi ile kapitalist sağlık endüstrisinin kurumsallaşması sürecini bir kez daha izliyoruz. Kamu-özel ortaklığının geleneksel yönteme göre daha maliyetli olduğunu, bu ortaklığın aslında kamudan özel sektöre kaynak aktarma işlevinin gizlenmesini sağladığını söyleyen Merve Kayaduvar, çalışmasını bütçe, ödeme, sözleşme, ihale ve maliyetlerin gösterildiği tablolarla destekliyor, ilgili mevzuat, hukukun etrafından dolanma yöntemleri, şirketlere verilen muafiyet, teşvik ve çeşitli garantiler gibi kıyakları ortaya seriyor.

Şirketlerle imzalanan sözleşmeler nedeniyle başhekimin idari yetkisinin bulunmadığı ve herhangi bir sorunun çözümünde inisiyatif kullanamadığı şehir hastaneleri hem çalışanların hem toplumun sağlığı için tehdit oluşturuyor. Ambulansların talimatla şehir hastanelerine yönlendirilmesi iş yoğunluğunu artırırken, poliklinikler, servisler, ameliyathaneler gibi birimlerin arasındaki mesafenin uzaklığı yorgunluk ve zaman kaybına neden oluyor, nöbet sayısı artırılan personel evine gidemiyor, içerisinde barındırdığı pastane, restoran, banka, giyim mağazaları, çiçekçi, berber dükkanlarıyla AVM’yi andıran şehir hastanelerine geldiğinde müşteri kimliği depreşen hastalar itibarsızlaştırılan hekimlere şiddet uygulayabiliyor. Performansa dayalı çalışma nedeniyle hastalara gerçek dışı endikasyonlara göre tedavi düzenleniyor, hastalara ayrılan süre azalıyor, tedavisi zor olduğu için puanı düşük hastalıklara gereken önem gösterilmiyor, zaman darlığı hastanın öyküsünü dinleme, muayene etme gibi aşamalar yerine tetkik istemeye yöneltiyor bu da hatalara yol açıyor, laboratuvar testlerinin sonuçlarını 7 gün içerisinde verebileceğini sözleşmeye yazdıran şirketler, bazı hastalıklara müdahalede geç kalınmasına ve geri dönülmez sağlık sorunlarına yol açıyor, kâr getirmediği için diyaliz makinesi alınmaması gibi örnekler yaşanıyor. Şehir hastanesinin hasta/müşteri çekebilmesi için isim yapmış doktorları transfer etmesi gerekliliği, devlet hastanesinin malzeme alımını engelleyerek ameliyat yapılamaz hale getirme gibi tehlikeli oyunlar oynanmasına yol açabiliyor. Başhekimden ayda 40 tane by-pass yapma talimatı alan hekimler kara kara düşünürken, göğüs ağrısı şikayetiyle gelen genç hastaya anjiyo yapıldığı oluyor.

Charlie Chaplin’in yoğun emek sömürüsünün anlatıldığı Modern Zamanlar filminin adını kitabının üst başlığına taşıyan Merve Kayaduvar’ın çalışması Adana ve Mersin Şehir Hastanelerinde çalışanlarla yapılan görüşmeler, Türk Tabipleri Birliği’nin “Şehir Hastaneleri: Yalanlar ve Gerçekler” başlığıyla gerçekleştirdiği sempozyuma ve SES Mersin Şubesi’nin yaptığı anketle destekleniyor. Bugün hastanın başında serumla bir hemşire ya da stetoskopla bekleyen doktor değil, pos cihazı ile bekleyen şirket kasiyeri bekliyor. Şehir Hastaneleri kitabı bize bu acı gerçeği anlatıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...