Ana içeriğe atla

Katharsisin Zorunlu Uğrağı Dövüş Kulübü

 “Hani benim gençliğim nerde?”

Yusuf Hayaloğlu

Büyük hayallerle üniversite eğitimine başlayıp, diplomasını kredi borcuyla birlikte alan, idealindeki mesleği yapma olanağı bulamayınca o sektöre yancı olarak giren, üstüne üstlük sahte diplomalıların iktidarına hizmet eden bir işle iştigal eden gençliğin iç çekişini anlatan bir roman yazılacak olsaydı hiç kuşkusuz Hakan Bıçakçı’nın Silinmiş Sahneler kitabı gibi bir roman yazılırdı.

Kahramanımızın adı belli değil ama Genç Werther’in Acılarını öğrenmeye çalıştığından ona bizim Werther demenin bir sakıncası olmaz. Sinema-televizyon eğitimini montaj üstüne aldığı kurslarla zenginleştirip yönetmenlik hayaline yaklaştığını sansa da Yeni Türkiye’nin ona layık gördüğü iş sansürcülükten öte değildir. Nekrofili ve pedofili hastalığından muzdarip ahlak bekçilerinin topluma çizdiği kırmızı çizgileri iyi bildiğinden bu görevde terfi etmeyi başarır (!) başarmasına ya bunun dibe doğru bir yarışa benzediği ortadadır. Karşısındaki pespayeliği  ciğerine kadar bilen ama nereye kadar alçalabileceğini hesap edemeyen bizim Werther heykelin memelerini mozaiklemeyi ihmal edince dünyada taştan tahrik olan mahlukatların da olduğunu aldığı uyarı cezasıyla birlikte öğrenir.

Bu ne yaman çelişki

Kendisi rakı içtiği halde rakıya buz atılan sahneleri buzlarken hayat Fight Club filmine fena halde benzer. Rock yıldızı olmaya çalışırken bipleme işine bakan yardımcısı da ondan pek bir farklı değildir. Tekel bayiinde çalışan Hacı Amca’ya benzediklerini biliyordur. Doğal olarak, kendisine özel çok cazip bir fırsat için arayan çağrı merkezi çalışanının halini ondan daha iyi anlayan çıkmayacaktır, telefonu kapatırken “Teşekkür ederim, ilgilenmiyorum” demesi bundandır.

Nitelikli gençler kendilerine yaşam hakkı tanımayan bu ülkeyi geride bırakarak yurt dışına göçse de romanda bizim Werther’in böyle bir çabası olduğuna rastlamıyoruz. Oysa sadece hayalleri çalınmakla kalmamış, baştan beri cemiyet dışı bir yaşam sürmüştür. Toplumun ortalamasını tutturmaya çalışmamış, kendine sunulanla yetinmemiş, zevklerinin kendisine dışarıdan dayatılmasına izin vermemiştir. Çoğunluğun parçası olma uğruna o sürünün içinde yer almayı reddeden, onların kirine, pasına bulaşmak istemeyen, onlarla suç ortağı olmayı kendine yediremeyen aykırı insanların yaşadığı melankolik mutluluğu kahramanımız da duyumsar. Satır aralarında Ahmet Kaya’dan Ezginin Günlüğü’ne, Led Zeppelin’den Bon Jovi’ye gönderilen selamlar çoğunluğun ıskaladığı güzellikleri kimlerin fark ettiğini fısıldıyor.

Bizim Werther’in toplumla yaşadığı çatışmayı roman boyunca izlemek mümkün. Kişisel gelişim kitaplarını eleştirirken, elit mekanlarda çalan tango müziğin sınıfsal kökenine dikkat çekerken, sinema salonlarının AVM’lere tıkılmasından bahsederken, edebiyatın poplaştırılmasından rahatsızlığını belli ederken bu çatışmanın izlerini süreriz. Estetik yoksunluğu, bayağılık sorunu; yanar döner tabelalar, kırmızı led “tavuk döner” yazısı ile kitapta yer alırken kebapçıdan bozma meyhanelerin bizim Werther’i üzdüğü anlaşılıyor.

Kahramanımızın toplumla yaşadığı çatışmaların başka bir başlığını olan her anını sosyal medyada paylaşma çılgınlığı, patolojik bir beğenilme ihtiyacına, ilgi ve takdir görme, onaylanma ihtiyacına bağlanıyor. Bizim Werther sirk olarak gördüğü bu mecraya ucundan da olsa bulaşıyor. Herkesin yanında taşıdığı cep telefonuyla kendisinin Big Brother’I olduğu bir dünyada Orwell fena halde yanılmıştır. Bu çağda gözetlenmek sorun olmaktan çıkmış,  günümüz bireyi görünür olabilmek için gönüllü olarak her şeyini ortalığa saçmaktadır. Kahramanımızın kitapçıya her uğradığında hobi bölümünde yer alan avcılık kitabını cinayet kitapları arasına yerleştirerek çıkması hayvan hakları uğruna verilen umutsuzca bir mücadeledir.

Kahramanımızın kasapta ya da yemekte gördüğü ölü hayvanların canlı gibi baktığını sanmasını halüsinasyon, depresyon, tükenmişlik arasında dolaşan gençliğin temsilcilerinden biri olmasına bağlayabilirdik. Ancak romanda kullanılan puzzle metaforunu burada devreye sokarak kahramanımızın karşılaştığı insanları ölü suratlı olarak tasvir etmesini, mezarlıkların neden bu kadar şehrin içinde olduğu sorusuyla birleştirirsek aslında insanların çoğunun yaşayan ölüye döndüğünün, kimin ölü kimin canlı olduğunun tartışılabileceğinin anlatılmaya çalışıldığı sonucunu  çıkarırız. Kahramanımızın halüsinasyonlarını aşmaya çalışırken geliştirdiği görmezden gelme tekniğinin aslında kendinden kaçmaktan başka bir şey olmadığını fark ettiği an, aydınlanma anı olduğu kadar kendisiyle yüzleşme cesaretinin gösterilerek “üstüne gitme” kararının verildiği bir andır. Hayatta kalabilmek için hayallerinin tersine doğru hareket edip inanmadığı hatta karşı olduğu işleri yapan gençliğe kendinden kaçmaktan başka yol bırakılmadığı doğrudur. Gideceği yere varmak için navigasyon cihazı kullanmasına bakılırsa yönünü/hedefini bulmakta da zorlandığı anlaşılan kahramanımız ne zaman ki kendinden kaçışın teyzesinin evinde bulunan koşu bandı üzerinde yapıldığı gibi hiçbir yere varmadığını anladığında “üstüne gitme” kararını alması Fight Club filminin finalini anımsatır. Onurlu bir hayat için yolu yok bu dövüş verilecek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SIRRINI VER ANKARA

     Tekmil ufuklar kışladı    Dört yön, onaltı rüzgar    Ve yedi iklim beş kıta    Kar altındadır.   Ahmed Arif, Karanfil Sokağı adını verdiği şiirine tüm dünyanın kar altında olduğunu söyleyerek başlar ki kendisinin de yedi iklimden bahsettiğine baktığımızda aynı anda tek mevsimin yaşanması pek mümkün değildir. Şairin bir bildiği var diyerek şiire devam edelim. …    Vatanım boylu boyunca    Kar altındadır Dünya ölçeğinden Türkiye sınırlarına çekilen şair bir kez daha yolların, dağların, tarlaların kar altında olduğunu vurgulama gereği duyar.     Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem   …    Dağlara çekilmiş    Kar altındadır İzleyen kıtada dünyayı değiştirmeye çalışanlara selam göndermek isteyen Ahmed Arif, mücadele ateşinin yandığı yerlerin bile kar altında olduğunu söylerken iki karşıt gücün çatışmasını tezat sanatı eşli...

Sabahattin Ali’nin Meskeni Ankara

  Fotoğraf: Eşi Aliye ve kızı Filiz ile, Ankara “ Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa: Benim meskenim dağlardır ” Sanat ve edebiyat hayatının kalbi attığı kent deyince akla İstanbul gelir. Ankara’nın payına düşense bürokrasi ile özdeşlemektir. Aslında hayat bu algıya uymaz. Sevgi Soysal Yenişehir’i, Gülten Akın Seyranbağları’nı eserlerine taşımış, hem Birinci hem İkinci Yeni akımı Ankara’da doğmuş, Ahmed Arif’in Karanfil Sokak’tan, Altındağ’dan, İncesu’dan, Enver Gökçe’nin DTCF’den bahseden şiirleri burada yazılmış, Sivas’ta yakılan Behçet Aysan ile Metin Altıok en çok Ankara sokaklarını yasa boğmuş, Attila İlhan’a, Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Vüs’at O. Bener’e ilham kaynağı olan yine bu şehir olmuştur. Geçmişte kalmış parlak bir sayfa olarak görülemeyecek bu durum Ahmet Telli, Mehmet Eroğlu, Nazlı Eray, Gürsel Korat, Cemil Kavukçu ve Barış Bıçakçı’nın eserleriyle sürekliliğini korur. Behzat Ç. polisiyesini bir kenarda tutsak bile üniversite yılların...

Şarkılarla Şehir Turu

  Hoş geldiniz değerli misafirler. Kömür deposunun boşalmasından Mamak’a sonbaharın geldiğinin anlaşıldığı bugünlerde Samsun asfaltından hareket edecek otomobilimizle kısa bir şehir turu atacağız. Şehrin tarihine ve kültürüne tanıklık edeceğimiz bu gezinti sırasında yanından geçtiğimiz yapılar bizi şarkılarla karşılayacak. İlk olarak Çağdaş Türkü grubunun söylediği “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla önünden geçmekte olduğumuz Siteler’de binlerce işçinin işe yetişme telaşıyla yaşama kavgasına başladığını görüyoruz. Direksiyonumuzu sola kırarak geldiğimiz Cebeci Asri Mezarlığında Selda Bağcan’ın “Uğurlar Olsun” şarkısı Uğur Mumcu şahsında öldürülen gazeteciler için saygı duruşuna geçmemiz gerektiği uyarısında bulunuyor.   Hacı Taşan’ın “Ankara’da yedim taze meyvayı” türküsünün geldiği yöne ilerleyerek Kale ile Augustus Tapınağı’nın arasından geçerken Frig ve Galatlılardan kalan izlerin hala silinmemiş olmasının sevincini sizinle paylaşıyoruz. Taze meyve demişken Ulus Halini rotamıza d...